Münir Nurettin Selçuk'un hayatı, besteleri ve seslendirdiği eserler

Öğeyi Oyla
(8 oy)
Münir Nurettin Selçuk'un hayatı, besteleri ve seslendirdiği eserler - 5.0 : Aldığı notların ortalaması ( 5 Tam not üzerinden) - 8 adet oyu var.

Münir Nurettin Selçuk, 1901 yılında İstanbul'un Sarıyer semtinde dünyaya geldi. Doğum tarihi için çeşitli kaynaklarda 1899, 1900, 1902 yıllarını da gösterilmiştir. Divanı Hümayun muavini ve Darülfünun ilahiyat Şubesi muallimlerinden Mehmet Nuri Bey ile Fatma Hanife Hanımın oğludur.

On beş yaşında Darü'l Feyzi Musiki Cemiyeti'ne öğrenci olarak girdi. Üç yıl sonrada, hanendelerinden biri olduğu bu topluluğun konserlerine çıktı. Çocuk yaşlarından itibaren sesinin güzelliği ile dikkat çekmeye başladı. 1907 yılında Soğukçeşme Askerî Rüştiyesi'ni bitirip, Kadıköy Sultanî'sine yazıldı.

Aynı yıl Darülelhan'a da girdi, Zekaizade Ahmet Efendi'den dört yıl ders aldı. 1915 yılında Dârü'l Feyzi Mûsikî Cemiyetine, 1917 yılında da Dârü'l-Elhân'a girdi. Burada Zekâî-zâde Hâfız Ahmet Irsoy'un öğrencisi oldu. 1918 yılında Ziraat tahsili yapmak üzere Macaristan'a gitti ve geri döndü.

Ali Rıfat Çağatay'ın başkanlığındaki Şark Musiki Cemiyeti'ne girdi. Kurucuları arasında da yer aldığı bu dernekteyken Bestenigar Ziya Bey'le birçok fasıl meşk etti. Genç Münir Nurettin ilk kez Şark Musiki Cemiyeti'nin konserlerinde solist olarak parladı. 1923 yılında teğmen rütbesiyle Müzika-i Hümâyun'a girdi.

Cumhuriyetin ilânından hemen sonra Ankara'da kurulan Riyaset-i Cumhur İnce Saz Heyeti'nde de aynı rütbeyle yer aldı. Sahibinin Sesi plak şirketi adına Paris'e giderek iki yıl ses tekniği dersleri aldı. Dönüşünde, 22 Şubat 1930 gecesi, Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'nda kemanî Nubar Tekyay, kemençeci Ruşen Kam, tanburi Mes'ud Cemil ve kanunî Artaki Candan'ın sazları eşliğinde yepyeni bir anlayışla ilk sahne konserini verdi.

1926 yılında bu heyetten ayrılarak İstanbul'a döndü. Sahibinin Sesi plâk firmasına yüzlerce plâk yaptı. 1927 yılında Paris'e giderek, şan ve piyano dersleri aldı. Mısır ve Türk filminin müziklerini yapmış olan Selçuk, Allah'ın Cenneti, Kahveci Güzeli, Sâdullah Ağa gibi filmlerde başrol oynamıştır.

İstanbul Konservatuarı İcrâ Heyeti Şefi ve solisti olarak yurtiçi ve dışında yüzlerce konser vermiş, birçok sanatçının yetişmesini sağlamıştır. 1953 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı'na üslup ve teganni öğretmeni olarak atandı. Ertesi yıl konservatuarın icra heyeti şefliğine getirildi.

Bu tarihten 1976 yılına kadar, yirmi iki yıl boyunca üç yüz civarında konser yönetti. Selçuk icra heyeti şefliğine getirildiği yıl, İstanbul radyosunda müşavirlik görevi de üstlendi. Üç yıl süren bu görevi sırasında bir çok öğrenciye ders verdi. İstanbul Radyosu ve İcra Heyeti için yazdığı notalarla da musiki kütüphanesini zenginleştirdi.

Münir Nurettin Selçuk; Mısır, Irak, Suriye, Macaristan, Avusturya ve İngiltere'de konserler verdi. Mısır'da bulunduğu sıralarda Ümmü Gülsüm ve Abdülvahap ile dostluklar kurdu. Çeşitli formlarda bestelediği her biri birbirinden değerli 100'ü aşkın eseriyle büyük bir bestekâr ve son yüzyılın kendinden sonrakilere de örnek olmuş en büyük ses icrâcısıdır.

munir-nurettin-selcuk-02

Mikrofon kullanmadan, ayakta okuyarak verdiği bu konserlerde ortaya koyduğu icra üslubu ve tekniği solo icrada bir dönüm noktası oldu, yeni ufuklar açtı. Böylece olağanüstü güzel sesi, ve emsâlsiz üslûbunu geniş kitlelere duyurdu. Münir Nurettin Selçuk Yahya Kemal'in dediği gibi, Tanburi Cemil'in sazla ifade ettiğini Selçuk sözle ifade etmiştir. Sanatçı Timur Selçuk'un babası olan Münir Nûrettin Selçuk 27 Nisan 1981 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Bebek'teki Aşiyan Mezarlığı'ndadır.

Münir Nurettin Selçuk'un oğlu olan Timur, 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nde eğitimine devam ederken, İstanbul Belediye Konservatuarı'nın piyano bölümünde de öğrenim gördü. Liseyi bitirdikten sonra Paris'e giderek Müzik Öğretmen Okulu'nun bestecilik ve orkestra yönetimi bölümlerini bitirdi.

1964 - 1969 yılları arasında Ecole Normale de Musique' de piyano, kompozisyon ve orkestra şefliği öğrenimi yaptı. 1969 yılında Türkiye' ye dönerek Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık ve Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şiirlerini besteleyip seslendirdi.

Selçuk'un yaptığı bu yorumlamanın büyük ilgi görmesi üzerine Atilla İlhan ve Nazım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları seslendirerek konserler verdi. 1974 yılından sonra oda müziği çalışmalarına yöneldi, çok sayıda tiyatro ve film müziği hazırladı. 1977 yılında İstanbul Oda Orkestrası'nı kurdu.

Bundan bir yıl sonrada İstanbul'da Çağdaş Müzik Merkezi adında bir müzik okulu açtı. Babası Münir Nurettin Selçuk'tan, Jacques Brel ve Ruhi Su'dan etkilenen Selçuk, bu geleneksel gereçlerden yararlanarak popüler bir müzik türü geliştirdi. 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından “Devlet Sanatçısı” unvanı verildi.


Timur Selçuk'tan

munir-timur-selcukMüzik piyasasında “Babasının eserlerini kimseye söyletmeyen, zor adam” olarak anılıyorsunuz. Neden izin vermiyorsunuz?

Münir Baba, kendi şarkılarını öğrencilerine seçerek verirdi. Üsluba önem veren bir adam olduğundan ölümüne yakın dönemde de maddi manevi çok zorluklar yaşadı ama kendi bilgisinden de hiç geri adım atmadı. Babam, sanatçı olmadığı halde eserini doğru okumadığı için Mustafa Kemal'i azarlamıştı. Böyle bir adamdan bahsediyorsunuz. Eğer bu şekilde sahip çıkmazsam yattığı yerden bana beddualarını eksik etmezdi.

Ben de babamın isteklerini yerine getiriyorum. Zaten gece kulüplerinde konserlerde bu şarkıların içine ediliyor, bunlara bir yasaklama getirmiyoruz. Albüme basılacak olan eserler konusunda çok hassas davranıyorum. Belge olarak kalacak olan albümlerde bir yanlış yapılacak olursa, ondan sonra gelecek olan şarkıcı bir yanlış daha yapacak. Buna müsaade edemem.

- Babanızın Mustafa Kemal'le ilişkileri nasıl bozuldu?

Yine Türk Sanat Müziği icra ederken Mustafa Kemal de eşlik edecek olmuş, Münir Baba da Mustafa Kemal'e sinirle dönerek “Ya siz söyleyin ya da bırakın ben söyleyeyim” demiş. Münir Baba bu konuda taviz verecek bir adam değildir, karşısında kim olursa olsun. Tabii Mustafa Kemal bu duruma kırılıyor ve iki yıl kadar küs kalıyorlar. Ama sonra Mustafa Kemal, Münir Baba'nın hassasiyetinin ne olduğunu kavradığında yanına çağırıyor ve sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlar.

- Maddi zorluklardan bahsettiniz, teliflerden para kazanabiliyor musunuz?

Hayır, en son MESAM'dan 15 TL telif geldi! Gazinolarda milyarlarca liraya şarkılar türküler söyleyenler bir lira para ödemiyor. Benim bir tek Münir Nurettin şarkısıyla, sizi helikopterle bulunduğunuz yerden alıp buraya getirebiliyor olmam lazım.

- Babanızın da sizin de hep yurt dışı konserleri ve eğitimleri oldu. Hiç yurt dışında yaşamayı düşündünüz mü?

Ben bu soruya babamla olan bir diyaloğumla cevap vermek istiyorum. Hastalığının son dönemlerinde eşyalarına bakınırken Paris Operası'ndan tenor olması için gönderilmiş mektubu buldum. Üstelik bir hayli yüksek meblağ teklif edilmiş. Babamın yanına gittim; “Babacım size zamanında böyle teklifler yapmışlar neden kabul etmediniz” diye sordum. Bana; “O zaman kim Münir Nurettin olacaktı oğlum” dedi. Ben de bu sözünden yola çıkarak ülkemi bırakmayı hiç düşünmedim.

mns-ts- Peki Münir Nurettin Selçuk sizin eserlerinize nasıl yorumlarda bulunurdu?

1970'li yıllarda Paris'ten döndüm. Şan Sineması'nda konserim oldu, babam da izlemeye geldi. Konser bittiğinde daha terim soğumadan, sert bir üslupla ilk söylediği şey şu oldu: “Besteciliğin konusunda çok gelişmişsin ama bestelerini ses sanatçısı olarak icra edecek olgunlukta değilsin. Şan dersleri alman gerekir” Bugünkü başarımı babamın o sözlerine borçluyum .

- Sizce Münir Nurettin Selçuk yeteri kadar değeri bilinen bir sanatkâr oldu mu?

Türk insanı Münir Baba'nın 21'inci yüzyıl müzik tarihinin mihenk taşı olduğunu, aydınlanma sürecinden sonra anlayacaklar ama ben o dönemi göremeyeceğim. Bir defasında yine Paris'ten babamın konseri için döndüğümde konser salonunun yarısının boş olduğunu gördüm.

Babama dönüp: “Paris'te verdiğin konserleri düşününce bu salondaki boşluğu bir türlü anlayamıyorum, nerede dinleyicilerin” diye sordum. Çok sakin ve mütevazı tavrıyla:

Oğlum, beni aradıkları gün, onlar da beni bulamayacak” demişti.

Atatürk Münir Nurettin'in plaklarını neden attı?

Atatürk Münir Nurettin Selçuk Bey'i sever, taktir ederdi. Bir tren seyahatimizde yanında Fahrettin Altay Paşa da vardı. Kahvelerini içerken beni çağırdı, "Gramafona bir plak koy da dinleyelim" dedi. Ben de Münir Nurettin Selçuk'un bir plağını koydum. Daha ilk ses çıkar çıkmaz, "Çabuk kapat bunu, yerine başka koy" dedi. Safiye Ayla'nın bir plağını koydum.

"Tamam güzel oldu şimdi" dedi ve "Münir Nurettin'in ne kadar plağı varsa getir" dedi. Üç dört plağı vardı, hepsini Atatürk'e verdim. Camı açtı ve tüm plakları attı. Sonra da "Oh be" dedi. Çok şaşırdık, ama bir şey sormadık. Ta ki Ankara'ya gelinceye kadar. Keyifli bir anında plakları niye attığını sorduk. Gülmeye başladı.

"Münir Nurettin hani bir gece Dolmabahçe'ye gelmişti, sofrada şarkı söylerken, ben de keyifliydim, söylediği şarkılara iştirak ediyordum. Bir müddet sonra şarkısını kesti ve yanıma gelip kulağıma, "Lütfen benimle beraber söylemeyin, şarkıyı bozuyorsunuz, ben de rahat söyleyemiyorum" dedi. Belki kimse sezmedi ama kendime mani oldum, ters bir şey söylemedim.

Tabii şarkı bizim işimiz değil ama keyiflenmişiz, söylemeye çalışıyoruz. Beyefendiyi pek rahatsız etmişiz. O gece ona çok kırıldım, gücendim. Ama yine de plaklarını atmamalıydım, yanlış yaptım" dedi. Münir Nurettin'i bir başka gece yine davet etmişti ama o gece nedense Münir Nurettin'den hiç şarkı istemedi.

Fırat Kızıltuğ'dan Münir Nurettin Selçuk

mns2Yazar Fırat Kızıltuğ, sanat hayatı boyunca tanıdığı sanatkârlarla alakalı hâtıralarını sanataleni.net sitesinde yazmaya başladı. Yazar, ilk olarak Münir Nurettin Selçuk ile ilgili anılarını yazdı:

İsmini ilk defa Turhal'da on bir yaşında iken duydum. Ud çalma merakım had safhada idi. Okula gidemediğim için, elime geçen her şeyi deliler gibi okuyordum. Daha gözlük kullanmaya başlamamıştım. Yaşıtlarım arasında musikîye meraklı çocuklar bir hayli fazlaydı.

O günlerde, Hamiyet Yüceses'in iki plâğı hem Ankara Radyosu'nda, hem de gramofonlarda çok çalınıyordu. Biri "Her yer karanlık" öbürü de "Çeşm-i siyah" Bu iki şarkının arasındaki gazeller, bizi çok etkiliyordu. Bir akşam üstü, Hamiyet Hanımın bu gazellerini konuşuyorduk. Bizden biraz büyük bir arkadaş, "Kadınlar arasında en iyi gazel okuyan Hamiyet Hamımdır. Erkek sesler arsında ise, Münir Nurettin Selçuk'un üstüne yoktur."

Bu arada,Turhal'daki sinemaya "Kahveci Güzeli" adlı film geldi. Dayımın ricasını kıramayan babam, gece sinemaya gitmeme izin verdi. O zamanlar bir çocuğun sinemaya gitmesi, neuzübillâh olur şey değildi. O filmde bir sahne hâfızamdan hiç silinmemiştir. Münir Bey, bir ağacın altında: "İn dallardan aşağı, yanıma gel yanıma" şarkısını söylüyordu. Daha sonra Münir Bey'in bir filmi daha geldi. Sadullah Ağa rolündeydi üstad, meşhur ortası delik tanburu ile:

Elâ gözlerini sevdiğim dilber,
Göster cemâlini görmeğe geldim.
Şeftalisi derde derman dediler,
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim.

Senin âşıkların gülmez dediler
Ağlayıp yaşını silmez dediler
Seni bir kez saran ölmez dediler
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim

mns5

Benim o yaşlarda bir özelliğim vardı. Dinlediğim herhangi bir şarkıyı, güftesi, bestesi, aranağmesi dahil hemen ezberime alırdım. Bir daha da unutmazdım. Meslek hayatım boyunca pek çok eseri ezberden bu şekilde rahatça icra ettim. Ellili yılların başında "Radyo Haftası" dergisi çıkmaya başladı. Çarşamba günleri mecmua Turhal'a ulaşıyordu.

Bu mecmuayı yutar gibi okuyordum. Ses ve saz sanatçılarının hayatları ve çalışmalarıyla ilgili her şey vardı bu mecmuada. O sıralarda ud'da hayli mesafe almıştım. Tatyos'un Rast peşrevinin notalarını ezbere okuyacak hale gelmiştim. Taksim yapabiliyordum. Udumu akord edebiliyor, tel değiştirebiliyordum.

Evimize elektrik bağlanınca babam, bir Siera Radyo aldı. Gece gündüz radyo başında idim. Şarkıları not ettiğim defterim vardı. Bu defterlerim bir kaç kere meraklılarınca yürütülmüştür. Sonra İstanbul Radyosu da deneme yayınlarına başladı. O anonslar halâ hâfızamda.

"Burası 426 metre orta dalgadan deneme yayını yapan İstanbul Radyosu." Çarşamba akşamları Münir Bey'in bir saat süren konserlerini dinlemeğe başladık. Şimdiki imkânlar olsaydı ve o programlar kaydedilebilseydi, elde mevcut repertuar birkaç misline çıkardı.

Trabzon öğretmen okuluna devam ederken, müzisyen arkadaşlarım vardı. Bağlama çalan ve iki sınıf yukarıda olan Saip Celâlettin Yılmaz, aynı zamanda şâirdi. Benim hayatımı değiştiren Musikî Mecmuası ile tanıştıran, okulda Ağa dediğimiz Saip'tir.

İhsan isminde keman çalan bir arkadaşım, kemanına ve makamlarımıza çok hâkimdi. Bilhassa çok güzel Hüzzam taksimler yapardı. Teneffüslerde, tatil günleri bile okuldan ayrılmayan yatılı öğrenciler olduğumuz için, musikî ile vakit geçirmemiz bir mecburiyet gibi idi.

Biz o okulda, Türk musikîsi ile, Batı müziği çatışmasını ciddi olarak yaşamaya başladık. Gerçi babam bando şefi bir flütçü idi. Benim ud çalmama başlarda muhalefet etti. Ama, pek çok kıymetli şarkıyı ve udu da babamdan öğrendim. İstanbul'a geldiğimde hemen İleri Türk musikîsi Konservatuarı câmiasına katıldım. Millî Eğitimİbrahim Kutsal, bizi bir akşam yemeğine davet etti.O yemekte, Doğan Ergin, Daha sonra eşi olacak olan Tülin Kutsal, Şahin Gültekin vardı.

Şahin bana şu teklifte bulundu. "Konservatuarda Melâhat Pars Hocânım'ın yönettiği bir talebe koromuz var. Sen de bize katılsan iyi olur." Teklifi, öbür arkadaşlar da hararetle desteklediler. Ben talebe korosunun çalışmalarına katılmaya başladım.

Doğan Ergin, Piyer Loti'deki Konservatuarın merkez binasından portakal renkli bir viyolonsel getirdi. Çalışmalar ilerledi. Şan sinemasında bir konser verdik. Ulunay, Milliyette tumturaklı bir yazı yazdı.Kulise tebrik için gelenlerden biri de Nevzat Atlığ idi. Benimle özellikle çok ilgilendi.

mns7

Aradan çok geçmedi, Alâaddin Aday, "Fırat, Münir Bey seninle görüşmek istiyor." Haberini getirdi. Karalaştırılan günde, Osmanbey'deki binaya gittim. Münir Bey'le aramızda şu konuşma geçti:

- Ali Rifat Bey, Mehmet Âkif'in Bülbül isimli şiirini bestelemişti. Bir bölümde şu kayıt var. Bu bölüm, viyolonsel ve kemençe ile çalınacak. Bize katılır mısın?

- Tabiî efendim şeref duyarım.
- Senin partini fa anahtarı ile yazmamı ister misin?
- Hayır efendim, sol anahtarı ile okuyabilirim. Eser Nihavendtir.
- Tanıyor musun?
- Evet bir konserde icra etmiştik.
- Güzel, Cumartesi günü bekliyoruz.

Bahsettiği Cumartesi meğer son prova imiş. İcra Heyeti on beş gün konser için çalışmış. Ben garibi en son gün çağırıyorlar. Çalışma yerine utana sıkıla viyolonselimle girdim. İkinci sırada Yorgo Bacanos oturuyordu. Yanındaki boş iskemleyi işaret etti. "Yanıma gel otur. Viyolonseli çok severim. Senin için de çok güzel şeyler duydum." Yorgo'nun yanına oturdum.

Daha sonraki günlerde, parmakları arasına sıkıştırdığı kartal kanadı mızrabı ile, ud'dan piyano sesine yakın sesler çıkarabilen, parmaklarından dökülen ve inanılmaz sağlamlıktaki perdeleri basan, süratine kimsenin yetişemeyeceği bu ud ilâhını uzun uzadıya, göz ucuyla seyredecektim.

Beni öyle bir ter basmıştı ki, kaşe yeleğimi aşan terler, aynı ekose kumaş ceketimden dışarı çıktı. O zamanlar benim için birer efsâne olan ses ve saz sanatkârlarının arasına düşmüştüm. Tam yirmi sekiz yaşındaydım. Sekiz yıllık öğretmendim. Aralarda başımı kaldırıp etrafıma bakıyordum.

En ön sıranın başında Necati Tokyay, Yanında Emin Ongan, Hakkı Derman, Yılmaz Özer, İkinci sırada Cüneyd Orhon, Ekrem Erdoğru, Mübeccel Çetin, Hilmi Rit, Fikret Kutluğ, Ranâ Varoğlu, Hasan Erkoç, Naime Batanay, Necdet Yaşar, Niyazi Sayın, Burhanettin Ökte, Fahrettin Çimenli, Doğan Ergin, Hüsnü Tüzüner, Kudümün başında Kemal Gürses. Bir de o konser için benim gibi misafir olan Piyanist Fulya Akaydın vardı.

Karşıma bakmaya cesaret ettiğimde, gördüğüm ses sanatkârları şunlardı: Âkile Artun, Mefharet Yıldırım, Radife Erten, Gülseren Güvenli, Nurten Sürelsan, Afife Ediboğlu, Feriha Tunceli, Nevin Karındaş, Yurdagül Eroğlu, İnci Çayırlı, Özdal Kale, Nebahat Yedibaş. İsimli hanım sanatçıları ilk defa yakından tanıdım.

Erkek sanatçılar da şunlardı: Ekrem Kongar, Recep Birgit, Muzaffer Birtan, Rahmi Sönmezocak, Nadir Hilkat Çulha, Orhan Şener, Ahmet Çağan, Kasım İnaltekin, Tacettin Uygun, Nevzat Yalçınsu, Mustafa Kovancı, Rıza Rit, Alâaddin Aday, Ertan Ersoylu.

O günkü prova bitti. Ertesi Pazar günkü konser için Şan Sinemasına gittim. Büyük bir heyecan içindeydim. O günlerde efsânevî İcrâ Heyetine dahil olmak fermana mahsustu. Konserde ilk eser Bülbül'dü. Eser bitince Münir Bey, seyirci'ye dönerek şu konuşmayı yaptı.

"İstanbul işgal edildiği zaman, Kadıköy Fransız tiyatrosunda bu eseri ilk defa icra ettik. Fulya Hanım o konserde bizimle beraberdi. Eseri bizzat Ali Rıfat Bey (Çağatay) idare ediyordu. Konserin yarısında İtalyan Jandarmaları salonu bastı ve konseri dağıttı."

Kuliste Münir Bey, beni yanına çağırdı. İltifat etti. "Bu akşam bir işin var mı?" Diye sordu. "Hayır efendim, hiçbir işim yok." dedim. "Öyleyse tam sekizde sazınla radyoda ol. Seninle bir yere gideceğiz." dedi. Söylediği saatte radyonun önüne krem renkli bir mersedes yanaştı. Direksiyonu Münir Bey kullanıyordu. Ben viyolonselimle arka koltuğa yerleştim.

O sırada arabaya İrfan Doğrusöz bey yaklaştı ve Münir beye hal hatır sordu. İrfan Ağabeyi ilk defa o gün gördüm. yaklaştı. Araba hareket etti, Yıldız Parkına girdi ve Şâle Köşkü'nün önünde durdu. Her taraf polis kaynıyordu. İçeriye girince, İcra Heyetindeki saz ve ses sanatçılarının çoğunu orada hazır gördüm. Meğerse, Tunus Başkanı Habip Burgiba İstanbul'daymış. O gece onun şerefine düzenlenen konsere Münir Bey benim de katılmamı arzu etmiş.

Şâle Köşkü'nde hazırlık yaparken, Niyazi Sayın ağabey yanıma geldi. Sohbete başladık. Söz Tanbûrî Cemil Bey'den açıldı. Niyazi ağabey, Gülizar Taksim'in meyanındaki nağmeyi, notalarını okuyarak söyledi. Sonra, "Gel Necdet aşağıda sazı ile meşgul. Yanına gidelim." dedi.

Aşağıya indiğimizde, Necdet Yaşar ağabeyi, tanburu ile haşır neşir bir halde bulduk. Niyazi ağabey, "Necdet, Gülizar taksimin meyanını bize çalar mısın? Fırat'a dinletmek istiyorum." Dedi. Necdet ağabey hemen o bölümü çaldı. İşte benim Türk Musikîsi sanatında kalma hikâyemin başlaması o an kesinleşti. Konservatuarda Feyha Talay'dan ders alıyordum. Viyoloınsel de çok sevdiğim bir sazdı. Ama Türk Musikîsi icra etmek için çalışmıyordum. Batı müziği içinde kalmayı düşünüyordum.

Muayede salonunda konserimizin birinci kısmını verdik ve yemek arası verildi. Yemek sonrası ben muayede salonunu incelemeğe koyuldum. Denize bakan kısmın önünde yüksek çini sobalar vardır. Onların üstündeki motiflere dalmıştım ki, omuzuma bir el dokundu. Döndüm Münir Bey'di. Sobanın önündeki, Sultan Abdülhamit Han'ın gül ağacından oyduğu kanape takımına yan yana oturduk:

- Gel seninle biraz konuşalım. Şu anda ne yapıyorsun?
- Efendim bendeniz öğretmenim. Aynı zamanda konservatuara devam ediyorum.
- Bizim heyetin viyolonsele çok ihtiyacı var. Düşünür müsün?
- Efendim bendeniz, batı müziği çalışıyorum. Türk Musikîsi icrâsı sazım için hiç iyi olmaz.
- Hayır hayır, senin batı müziğine bir şey olmaz. Ben hemen gerekli yazıları riyasete yazarım. İşlemlerin hemen yapılır.

O an için büyük bir iç fırtınası geçirdim. Bir tarafta Ülkenin en büyük sanatkârı, üstâdı, bir tarafta içinde bulunduğum eğitim süreci. Hayata yeni başlayan genç bir insan. Sanat hayatının ilk basamaklarında bir amatör. Bu fırsat bir daha zuhûr etmeyebilirdi. Durumum çok nâzikti. Ayrıca Münir Bey'in bana yaptığı teklifi başkasına yapmayacak kadar mağrur bir kişiliği olduğunu da biliyordum.

Tereddüdümü yenip olumlu cevap verdim. Koridora çıktık. Yanımıza Başbakan Süleyman Demirel ve Eşi Nazmiye Hanım geldi. Münir beyin elini sıkıp tebrik ettiler. Ben de Münir Bey'in yanı başında olduğum için, Demirel benim de elimi sıktı. Elimi sıkan ilk devlet adamıdır.

Yalnız olduğum bir ara Neyzen Burhanettin Ökte yanıma geldi. "Münir Bey, sana heyette vazife mi teklif etti?" diye sordu. Ben konuştuklarımızı gizledim. O devam etti. "Heyette bir kadro inhilâl etti. Seni oraya tayin edecekler sanırım." Ben henüz sonuçlanmamış bir görev için konuşmak istemedim.

Sayra Orkan Tercümanda musikî yazıları yazıyordu. Konser ertesi benden bahseden bir yazı yayınladı. Dinleyiciler üstünde de çok olumlu bir etki bırakmıştım. Camia beni candan bağrına basmıştı. O günlerde işlerimi zorlaştıracak bir durum vardı. Arel Ekolüne mensup olmak. Musikî Mecmuasındaki yersiz sataşmalarından dolayı, Lâika Karabey'e ve bizlere çok kızanlar vardı. Nitekim bir çok olayda bizler de sıkıntılara uğradık. Ama benim bir özelliğim vardı. Türk Musikîsini icra edebilen tek viyolonselci idim. Alternatifim yoktu.

Kısa zamanda işlemler tamamlandı ve 1977 yılına kadar sürecek olan İcrâ Heyeti üyeliğim başlamış oldu. Münir Bey, İcra Heyeti dışındaki çalışmalarda da beni hep yanında bulunduruyordu. Radyo reklâm bantlarında, jübilelerinde ben hep yanında idim.

Şale Köşkü'nde devletin ileri derecede misafirlerine verdiği konserlerin hepsine katıldım. Bu cümleden olarak, Irak Devlet başkanı Abdurrahman Ârif, Suudî Arabistan Kralı Faysal, Habeşistan Kralı Hâile Selâsiye ve Rus Başbakanı Aleksi Kosigin, konser verdiğimiz zatlardı.

Kosigin'ne verilen konser arsında yemek molası vardı. Muayede salonunun önünde duruyorduk. Kosigin, kırmızı rus suratı ile koridora çıktı. Etrafını halka şeklinde on rus ajanı çevrelemişti. Her ajanın sırtına binen başka ajanlar da Kosigin'nin başının üst tarafını koruyorlardı(!). Hazret, bir insan kameriyesinin altında yürüyordu.

Bir süper devlet başkanının hem de bizim misafirimiz olan birinin, korkusu ve koruma önlemlerine çok şaşırmıştım. Ki, güya Stalin dönemi kapanmış, Rusya yumuşamış idi. Bu olaydan on yıl sonra Brejnef zamanında rusyaya gidecek, çeşitli şehirlerde konserler verecek ve halkı daha yakından tanıyacaktım.

Münir Bey, Arap liderlerine konser verirken, Hüzzam makamındaki "Solgun durma isteklen" şarkısını Arapça okurdu. Hem de çok mükemmel bir telâffuzla. Seksenli yıllarda Kahire'de bulunurken, Arap Dünyasında Münir Nurettin adının çok iyi tanındığını ve sevildiğini görecektim.

Hiç unutamadığım bir konser de Topkapı Sarayı'ndaki Bağdat Köşkünde icrâ edilmişti. Üç yüz Fransız din adamı Türkiye'yi ziyaret ediyordu. Az bir saz heyeti ile onlara bir konser verdik. İlk eser olarak Münir bey, Itrî'nin Rast makamındaki Naat ı Mevlâna'sını okudu. Üç yüz din adamının yanaklarından süzülen yaşları unutamayacağım. Bu konserle ilgili bir haber, ertesi günkü Günaydın Gazetesinin üçüncü sayfasında çıktı. Haberle ilgili kullanılan resim, benim viyolonselle çekilmiş resmimdi.

Ankara'da Arı stüdyosunda bir jübile konseri vermiştik. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, eşiyle kulise gelmiş, hepimizin elini sıkarak tebrik etmişti. Fitaş Sinemasında bir Jübile konseri düzenlenmişti. Konser saatine yakın İstanbul'da müthiş bir kar fırtınası koptu. Sazendeler konsere gelemediler. O geceyi, Emin Ongan, ben, Hilmi Rit ve Timur Selçuk'un piyanosu ile kurtardık.

Aynı gece, Ümit Yaşar Oğuzcan'ı da yakından tanıdım. Münir Bey, Ümit Yaşar'ın "Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın" mısra'ı ile başlayan şiirini yeni bestelemişti. O gece sanırım ilk defa okuyacaktı. Açıkhava Tiyatrosunda düzenlenen bir konser provası için beni evine çağırmıştı. Saadet Apartmanını ilk defa görüyordum. Öbür sazendeleri beklerken, Timur Selçuk odaya girdi.

Galatasarayın Orta kısımda okuyor, aynı zamanda Ferdi Statzer'den Piyano dersleri alıyordu. Bana, Chopin'in bir noktün'ünü çaldı. Timur, Galatasaray'dan sonra Paris'e Êcole Normal'e gitmiş mezun olunca da bestelediği, İspanyol Meyhanesi adlı şarkısıyla çok popüler olmuştu.

Münir Bey'in piyanosunun bulunduğu odada içi hayli derin yüksekçe bir pencere vardı. Dizlerini kanapeye dayadı ve pencerenin içine yaydığı nota kâğıtlarına Segâh makamında, hafif mırıltılarla notalar yazmaya başladı. Bir beste üstünde çalıştığından eminim.

O yıllarda, Yapı Kredi Bankası, Münir beyden elli iki uzunçalarlık bant kaydı istedi. Zincirlikuyu perşembe günleri öğleden sonra oraya gider, bant doldururduk. Teknik danışman Sadun Aksüt'tü. tiyatrosunun sahnesi, sün'i elyafla kaplanarak stüdyo havasına sokuldu. İlk günkü çalışmaya gittiğimizde, Münir Bey, elyafların üstünde bata çıka yürüyünce, "Burası ay yüzeyine benzemiş" diye espri yaptı. Çok ender gördüğümüz gülüşlerinden birini sergiledi.

mns6

Cinayet kemanı

Bu kayıtların yapıldığı bir gün, Necdet Yaşar ağabey biraz geç geldi. Münir Bey bir şey söylemedi ama hareketleri ile memnuniyetsizliğini belirtti. Necdet âbi çok üzgündü. Ara verilince arkalardaki koltuklara çekildik. Niyazi Sayın, ben ve Necdet yaşar konuşmaya başladık. Niyazi Sayın, "Yahu Necdet biz çalışmadan evvel Emin Ongan hocanın keman tellerini biraz bozalım. Seslere falsolu bastığı zaman doğru çıkar."

Bu cümle Necdet ağabeydeki bütün bulutları dağıttı. Hatta kahkaha ile güldü ve "Ben size bir hikâye anlatayım. Bir zamanlar bir cinâyet romanı yazmayı düşündüm. Ama maktul öyle gizli bir şeyle hayatını kaybetmeliydi ki, kimse kesin teşhis koyamasın. Zehirlemenin her çeşidini düşündüm, Agahta Christi hepsini yazmış. Elektrik cereyanı ile katletmeyi düşündüm, o da evvelce yazılmış. Cinayet romanı yazarları bana hiçbir şey bırakmamışlar. Su, ateş, gaz yağı, uçurum, yılan, çıyan..."

Bir gün radyoda emisyonda idik. Emin Ongan yanımda keman çalıyordu. O kadar kötü ve falsolu sesler basıyordu ki, anlatamam. Önce kızgınlıktan sıcak bastı, fakat arkasından da sevinç duygusunun harareti. Romanımın ana hattını bulmuştum. Yayın biter bitmez yunanlı Arşimet gibi "Evreka! Evreka!" diye haykırdım. Arkadaşlar "yahu ne buldun?" diye sorunca anlattım.

Romanımdaki maktulün elini ayağını bağlayıp, ıssız bir orman kulübesine kapatıyoruz. Bir saat Emin Ongan'ın kemanını dinletiyoruz. Adam kalpten gidiyor. Tabiî olarak kimse teşhis koyamıyor. Asıl adı Haldun Menemencioğlu olup, radyoda Halûk Recaî adını kullanan kemençe üstâdı: "Bir saate ne lüzum var, daha kemanın kapağını açar açmaz adam öbür dünyayı boylar."

Sonra bant kaydına devam ettik. Aslında Emin Hocanın gıyabında şaka yapmak ihtiyacı duymuştu iki ağabey. Şan Sineması konserlerinin birinde Muzaffer Birtan solistti. Eserlerden birinin arasında dinleyiciye yüzünü döndü. Bize gazel söyleyeceğini işaret etti. Esasen bu haline alışık idik. Coştuğu zaman uygun eserlerin arasına nefis gazeller yerleştirirdi. Gazelini esere bağladı. Dinleyicilerden müthiş bir alkış koptu. Dakikalarca sürdü. Konser sonunda Muzaffer Birtan'la Münir beyi münakaşa ederlerken gördüm.

- Efendim, benim solist olduğum bir konserde nasıl gazel atarsınız?
- Söylerim, ben heyetin şefiyim ve Münir Nurettin'im.
- Yapamazsınız efendim.
- Yaparım.

Bu münakaşa beni çok etkilemiş ve düşündürmüştü. Heyette pek çok sanatçı vardı. Hepsi solist vasfı taşıyor ve şöhret sahibi idiler. Çoğu bestekârdı. Münir Bey, kendi bestelerini hemen her programa alıyordu, hayli yaşlanmış ve rahatsızdı. Onun için karşı gelmeler, aleyhinde konuşmalar, hatta hiciv parçaları bile ortalarda dolaşıyordu.

Muzaffer Bey destekçilerinin kışkırtması ile hareket ediyordu, Nitekim çok zaman geçmeyecek, İcra Heyetinin başına Muzaffer Birtan geçecekti. Heyet eski şaşaasını kaybetmeye o zaman başlamıştı. Şan Sineması konserleri de tarihe karıştı. İşgüzar Belediye, Heyeti Ertuğrul Muhsin Tiyatrosunun Sünepe salonuna sürgün etti. Daha Sonra Rıza Rit heyeti yönetti. Onun döneminde İcra Heyeti, hicran heyeti oldu ve Darülelhan efsanesi de böylece bizzat Türk Musikîsi Mensupları tarafından öteki dünyaya havale edildi!

Selâhattin efendi

Feriha Tunceli, Selâhattin Pınar'ın Küdîlihicazkâr "Sorma bana nâfile neler düşündüğümü" şarkısını solo programında okumuştu. Arada Münir Bey, solist hanımı yanına çağırdı. "Heyetin programında, Selâhattin Efendinin piyasa şarkısını nasıl okursun?" diye çıkıştı. Feriha Hanım "Ne var efendim, Selâhattin Pınar, bu şarkısını bana imzalayıp vermişti."

"Olmaz efendim. Selâhattin Efendinin piyasa şarkısı İcra Heyeti konserlerinde okunmaz. Ben de onun ve Sadettin Kaynak'ın şarkılarından plâk doldurdum ama, burada okuduğumu gördünüz mü?" Feriha hanım fazla üstelemedi. Münir Beyin klâsik tutumu herkesi etkilemiştir.

Eserleri yönetirken sadece işaret vermez, elleriyle büyük usulleri de vururdu. Çok geniş bir repertuara sahipti. Önündeki notalara bakmadan yüzlerce eseri ezberinden okurdu. Ayrıca sanatkârlığının bütün gücünü eserlere yansıtırdı. Münir Bey, sanatkârlığı yönünden sadece kendine benzerdi. Kendi üslûbunu kendisi yaratmıştı. Daha sonraki zamanlarda benzerinin gelmesi de mümkün değildir.

Tanbûri Cemil Bey anlayışının hançeresi Münir Bey'dir. Nefesi Neyzen Niyazi Sayın, mızrâbı Necdet Yaşar, arşesi Kemençevî İhsan Özgen'dir. Geriye kalanlar sadece hanende veya sâzendedir. Yetişebilir, yetiştirilebilir. 1871 yılından günümüze kadar geçen zaman diliminde bu beş sanatkâr, Türk Milletinin Kültür hayatına Tanrının en büyük lütfu ve armağanıdır. Aranmağa başlandığında varılacak en uç noktadırlar. Gelecek zamanlarda da referans gösterilecek müstesna kaynaktırlar.

Ağla ud, çal gitar

Münir Bey'e karşı muhalefetin çok yoğunlaştığı günlerden birinde, bir program düzenlendi. Heyet yakın zaman bestekârlarının eserlerine de yer verecekti. Heyetteki bestekârlardan Radife Erten, Emin Ongan, Mefharet Yıldırım, Kemal Gürses'in eserleri de ikinci kısımda yer alacaktı.

Münir Bey, "kendi şarkılarından başka yeni eser programa almıyorsun" töhmetinden kurtulmak için bu harekete girişmişti. Şarkılardan biri de Avni Anıl'ın o günlerde çok meşhur olan "Ağla gitar çal gitar" şarkısı idi. Nesrin Sipahi bu şarkıyı plâk yapmış, "ağla gitaar.." sözlerinin arkasına da Cengiz Coşkuner elektro gitarla bir kaydırma (glissando) melodisi eklemiş, yani gitarı birazcık ağlatmıştı(!). Piyasanın ve sıradan dinleyicinin pek hoşuna gitmişti.

Nesrin Hanım bu durumu görünce Gitarist Okay Ergil'siz sahneye çıkmamaya başlamıştı. Son prova günü olan Cumartesi toplandık. Sıra "ağla gitara" geldi. Münir Bey, bu serbest kısma gelince çalışmayı durdurdu ve Yorgo Bacanos'a "Sen buraya kaydırmalı bir solo sıkıştır, gitara benzet" dedi.

Tabiî hepimiz donakaldık. Sonucu beklemeğe başladık. Yorgo "Münir Bey, ben öyle şeyler yapmam." cevabını verdi. Üstad kızarak "Ne demek ben şefinizim, ben söylerim sizler de çalarsınız." Çalışma tatil edildi. Ertesi Pazar günü Yorgo Bacanos Şan Sinemasına gelmedi. İcra Heyetine bir daha uğramadı. Çok kırılmıştı.

Münir Beyin hızlı muhalifleri, bir kucak çiçek alarak, konservatuarda talebe olan öğrencileri iyice doldurmuşlar ve Ref'i Cevat Ulunay'ın Teşvikiye'deki evine göndermişler. Ulunay, Pazartesi Sadettin Heper ve Halil Can'ın dikte ettiği kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla kaleme alırdı. Çiçekli ziyaretçiler ve bu iki üstad öyle doldurmuşlar ki, konser ertesi gün "Ağla ud çal gitar" başlıklı bir yazıyla, kasabalardaki ramazan topu gibi gürledi.

En çarpıcı ifade, "Yorgo"nun gözlerinden süzülen iki damla yaşı gördüm" cümlesiydi. Yorgo Bacanos Konsere gelmemiş, ud çalmamıştı. Konseri dinlemeğe Ulunay da gelmemişti. Ama Yorgo'nun gözündeki yaşı görmüş ve yazmıştı. Ulunay, pazartesi günleri Milliyettin ikinci sayfasındaki yazılarını İcra Heyeti konserlerine ayırırdı. Kendi tâbirince "mefâhir deliliği" yapardı.

Mûsikîden zerrece anlamayan bu zat, Konservatuar Tasnif Heyeti âzasıydı. Güyâ eserlerin edebî değerlendirmelerini yaparmış! Olay burada bitmedi. Hilmi Rit'in kaleme aldığı, Münir Beyin imzasıyla bir tekzip yazısı çıktı. O yazıda Ulunay'a Napolyon deniliyordu. Ulunay'ın cevabının başlığı ise "Napolyondan Don Kişot'a" idi ve ayrıca yazıda Carmen Operası'nın aptal tenoru Don Hose'ye gönderme yapılıyordu.

Bu tatsız konser ve musikî cahili bir yazarın suret-i haktan görünüp kaleme sarılmasına sebep, muhteris bestekârların icad ettiği sıkıntılardı. Ulunay'la ilgili bir hâtıram daha var. Konservatuar plâk arşivini Alâaddin Aday düzenliyordu. Münir Bey, Derviş Kûçek Mustafa Efendi'nin Bayati âyinini, sekiz plâktan oluşan, bir çalışmayla ölümsüzleştirmiş.

Bu kayıtlarda Rauf Yektâ Bey de Ney üflemiş. İşte Ulunay, ben, Doğan Ergin, Sadettin Heper, Halil Can bu plâkları dinliyorduk. Ulunay, yazılarında "... Biz Konya'da usûl vurarak âyinleri okurduk" cümlesini sıklıkla kullanırdı. Bir ara Sadettin Heper: "Hani hep yazarsınız ya, hadi usûl tutarak, Münir Beyin plâktaki sesine eşlik et" dedi. Ulunay cehaletini gargaraya getirmek yolunu seçti. "Nerde bende o nefes. Şimdilerde ağız dolusu küfür bile edemiyorum!" dedi.

Negrek

Ulunay'a en büyük oyunu Salih Dizer oynamıştı. Bir gün mektup yazarak, şimdiye kadar bulunamayan kayıp Negrek Makamı'nı ve bu makamla bestelenmiş bir takım bulduğunu bildirir. Ulunay mal bulmuş mağribî gibi, habere sarılır ve uzun bir yazı döktürür. Salih Dizer, bir mektup daha yazar, " Böyle bir makam yok, cahilliğini ortaya koymak için bu oyunu oynadığını" bildirir. Mahkemelik olmuşlardı.

Burada otur

Nesrin Abla ile bir aylığına Ankara'ya gitmiştik. Çalışmamız bitti, İstanbul'a döndük. Ben hiçbirşey olmamış gibi Konservatuara gittim. O zaman, Mecidiyeköy, Ortaklar Caddesinde, Türk Müziği bölümü bir binaya sıkıştırılmıştı. Binanın sahibi de Ratip Tahir Burak'tı. Üstâdı, bir sabah robdöşambrı ile bahçesinden incir koparırken görmüştüm.

Neyse, çalışma salonuna geçtim. Viyolonselimi kılıfından çıkardım. Akordumu yaptım, notalarımı sıraya koydum. Provanın başlama dakikalrını beklerken de sâzendelerin yaptığı gibi otomatik nağmeler çalmağa başladım. Alâattin Aday, yanıma geldi. "Fırat, Münir Bey, çalışmaya katılmamanı, dışarı çıkmanı söyledi." Peki dedim, sazımı topladım, nota dosyamı kapattım. Pardesümü giyip konservatuardan çıkıp gittim. Ana caddeye ulaşıp, eski tramvay deposuna doğru biraz da hızla yürümeğe başladım.

Arkamdan pat pat adım sesleri ve nefes nefese koşan birini hissedip döndüm. Konservatuarın emekdârı Fatma Hanım, koşarak beni yakalamaya çalışıyordu. Yanıma gelince:

- Fırat, nereye gidiyorsun? Münir Bey seni istiyor.
- Hayır Fatma Hanım, bir daha oraya adım atmam.
- Ne olursun geri dön. "Sakın onu almadan geri dönme" dedi. Sonra beni perişan eder.

Bir an düşündüm. Çağıran, koskoca Münir Bey'di. En yakınları bile odasının önünden ceketlerini iliklemeden geçemezlerdi. Ben sanat hayatımın daha ilk yıllarında bir gençtim. Böyle bir kişiliğe karşı gelmek büyük nezâketsizlik olurdu. Geri döndüm. Münir Bey, beni yanına çağırdı:

- Niçin çıkıp gittin?
- Efendim siz öyle emretmişsiniz?
- Ben çalışma salonundan çık dedim. Konservatuarın dışına çık demedim!
- Kusura bakmayınız efendim, ben temelli git anladım.
- Olur mu öyle şey? Sen İcra Heyeti Üyesi'sin.
- Yanlış anlamışım efendim. Tekrar özür dilerim.
- Peki bir aydır nerdesin?
- Efendim, Nesrin Hanım'la Ankara'da çalıştım.
- Bana niçin haber vermedin ? Ben gerekli izni verirdim.
- .... !

Çalışma salonunun kapısı önündeki sandalyeyi işaret etti. "Buraya otur, notalarını al, biz içerde çalışırken sen burada ezberle. Bir hafta!" dedi. Münir Bey'i zaman zaman okadar özlüyorum ki, anlatamam. Bilhassa şu Hüzzam şarkı, günlerce içimde onun sesi ve hançeresiyle dalgalanıyor. Hüznümü mümkün değil tarif edemem .

Neş'eyâb-ı lütfun olsun bu ser-i şûridemiz,
Aç efendim sîne-i billûru görsün dîdemiz.
Böyle istirham eder her dem dîde-i gamdîdemiz,
Aç efendim sîne-i billûru görsün dîdemiz .

Ah Münir Bey, şimdi yine başımızda olsanız da yetmiş gün o sandalyede "Otur!" deseniz, böyle mazhariyete neler feda etmezdim? Eğer o an geri dönmeseydim, belki de sanat hayatım sona ererdi. İyi ki, hırsıma kapılıp yanlışa düşmemişim. Bu olayın geçtiği zaman daha misafir sanatçıydım. Konser başına ücret alıyordum. Kadroya geçmemiştim.

Kaşıma bak

İcrâ Heyeti konserlerinde, Münir Bey, kendine ait eserlerin bazı yerlerini, akorlu ister ve işâret ederdi. Ben, gizlice Emin Ongan Bey'e bakardım. Kaşı hafif kalkıksa işi yavaştan, kaş normalse, veryansın ederdim. Bilhassa kemancılar, viyolonselden çekinirlerdi. Hakları da vardı. Beş kemenı bir viyolonsel kapatabilirdi. Bizim Emin Bey'le Kaşlaşmamızı gören Niyazi Sayın, "Dinleme onları, kuvvetli kuvvetli, bildiğin gibi çal" derdi. Bana dağlar gibi destek olurdu.

Bazı hallerde, ben görmezlikten gelirdim. Fakat, Hilmi Rit, gözünü Münir Bey'den ayırmadığından, işaretle beni ikaz ederdi. İstenileni yapardım. Emin Bey'in kaşı oynar "Ne yapalım, şefimiz öyle istemiş." kaş mesajını geçerdi. Canım Emin Bey, ruhu rahmet istedi galiba?

İntihal değildir

Münir Bey'in Ahmet Paşa'nın gazeline yaptığı beste, nağme yapısı olarak Hâce Merâgalı Abdülkadir'in Kâr-ı Muhteşem'ine çok benzer. Bir gün çalışmada Münir Bey şu lâtifeyi yaptı: "Hoca Merâgî, Kâr'ını galiba bizim eser'den almış" dedi ve bir hayli gülümsedi. Nitekim, "Erdi Bahar" da da Hâfız Post"un Rehâvî Yürük Semâîsi'nin fazlaca izleri vardır.

Bu şarkısının güftesi, Vecdi Bingöl'ün kaleminden çıkmuştır. İmzasını görmesek, Nef'î'nin yazdığını zannederiz ve hayretimizi gizleyemeyiz. Buraya bir şakayı sıkıştırmadan geçemeyeceğim. Bu şarkı nezaman gündeme gelse, Neyzen Fikret Bertuğ: "Karnabahar karna zarar vermez efendim, a canım" diyerek güfteyi lâtifeye garkeder.

Bina sallanınca

İcra Heyetindeki genç arkadaşlarla Münir Bey'i ziyarete gitmiştik. Artık efsanevî Saadet Apartımanında değil, Gayrettepe'deki yeni dairesinde oturuyordu. Bir ara "Fırat bu apartman çok yüksek. Rüzgâr sert esince hemen Meral"in (kızı) yanına iniyorum." Sonra Marmara'yı tamamen gören pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Beni yanına çağırdı. Puslu bir akşam güneşi Adaların arkasından denize kavuşuyordu. Çok hafif sesle Sadettin Kaynak'ın Hicaz şarkısını mırıldanmağa başladı.

Enginde yavaş yavaş
Günün minesi soldu.
Derdim bana arkadaş,
Bu günde akşam oldu.

Evvelâ Münir Bey'den Sadettin Kaynak'ın şarkısını ilk defa duyuyordum. Yanımda eşsiz yorumu ile Münir Bey okuyor ve ben tek dinleyici idim. Deniz, şarkı, günün kavuşması alaca havanın etkisi tarif edilemez bir hâletti. Şarkıyı bitirdi. Bana: "Fırat, Sadettin Efendi ne güzel bestelemiş değil mi?" dedi. Arkadaşlar masa başına toplanmışlardı. "Çaylar Hazır efendim dediler." Bizi kuşatan büyü o an için bozuldu ama, ben her hatırlayışta o duyguları yoğun şekilde kırk yıldır yaşıyorum.

Fahrettin Paşa' nın anlattıkları

İstanbul'un kurtuluşu günü olan 6 Ekim kutlamalarından birinde Belediye sarayına davet edilmiştik. Münir Bey coştu taştı ve "Allı Yemeni" türküsünü o kendine has edâsıyla söylemeğe başladı. Şarkının sonunda mikrofona, misafirler arasında olan, İstiklâl Harbimizin efsânevî Süvarî Kolordusu Kumandanı Fahrettin Altay Paşa geldi. Mikrofonda Münir Bey'le Konuşmaya başladılar:

- Münir Bey, hatırlıyor musun? Yalovadaki Köşkte, Atatürk sana "Kadehini yukarı kaldır." dedi. Tabancasını çıkardı, herkes kadehe ateş ederse, yahut hedef şaşırır Münir Bey'e isabet ederse diye donakalmıştı. Fakat tavana ateş etti. Sen hiç kıpırdamamıştın. O an korkmadın değil mi?
- Hayır paşam, Atatürk hiç beni vurur mu diye düşündüm. Nitekim tavana ateş etti.
- Evet halâ köşkün tavanında o kurşun deliği duruyor.

1923-73 Ansiklopedisinin mûsikî maddelerini yazarken, Münir Bey'den mülâkat istemiştim. Fakat O, konuşma yerine, jübilesinin kitapçığını imzalayıp verdi. "İstediğin bilgileri bu kitaptan iktibas et." dedi. Bir konserde de Coşkun Sabah, Şerif Muhiddin Targan'ın "Koşan Çocuk" adlı eserini çalmıştı. Naklen yayını dinleye Safiye Aylâ, tebrik için Konservatuara geldi.

Ben Münir Bey'in yanından ayrılıp onları yalnız bırakmanın doğru olacağını düşündün. Niyetimi hisseden Münir Bey, kalmamı işaret etti. İki büyük sanatkârın, birbirine iltifatları ve davranışları başlıbaşına bir yazı konusudur. İlerde yazarım. Münir Bey, Safiye Hanımı dış kapıya kadar giderek uğurladı.

Münir Bey, çok güzel giyinirdi. Kadife ceketleri, kıravatları, gömlekleri çok uymlu olurdu. Kendine iyi bakardı. Tam bir İstanbul Beyefendisi idi. Çok hafif sesle, gayet selis konuşurdu. Çalışmaları oturarak yönetirdi. Bazen eserleri yalnız okurdu. Biz hafif tonda refakat ederdik.

İşte kulaklarımdan silinmeyen Münir Bey'in mikrofondan geçmemiş bu tabiî sesinin tınısını anlatmak mümkün değildir. Belki de bu sesi çok iyi tanıdığımız için bizler titiz seçici, her ses sanatkârını da Münir Bey'le mukayese ederek değerlendirir olduk. Sanırım bunda da yerden göğe kadar hakkımız var.

Bir sabah konservatuara erken gitmiştim. Münir Bey'in oda kapısı açıktı ve masasının başında notalara eğilmiş haldeydi. Ben fark edince çağırdı ve şu beyanda bulundu.

- Dün sabah ezanında, Vişnezâde camiî'nin hâfızı, Hicaz Makamında çok güzel bir ezan okudu. "Aziz İstanbul" şarkısının başına bir kadans ekledim. Dinle bakalım nasıl olmuş." Şarkıyı eskiden defalarca baştaki serbest kısım olmadan icrâ etmiştik. Şimdi yeni başlangıcıyla okuyordu. Hakikaten de çok mükemmel olmuştu. Hayranlığımı belirttim. "Bu konserde bu şekliyle okuyacağım" dedi.

İsmet Bozdağ "Beyaz Arılar" kitabında, "Ben ikaz ettiğim için Münir Bey O kadansı ekledi" diyor. Halbuki bu kısmı yazdığı gecenin sabahı değişikliği ilk dinleyen benim. Esasen Münir Bey'in benim veya başkasının değerlendirmesine hiç ihtiyacı da yoktu. O sabah eserin verdiği heyecanı bana da aktarmak istemişti. Herhangi bir görüş beyan etmek o an için mümkün değildi. Çünkü, mûsikî dünyasında, kıdem ve merâtib-i silsile anlayışı, askerlikten daha disiplinlidir. Zaman geçti, plâkçı canavarları bu eseri, kenar mahalle ağızlı bir şarkıcıya okutarak parsa topladılar.

Son konser

Kalamıştaki Fenerbahçe sosyal tesislerinde konser vermeğe gitmiştik. Bir ara masamıza, Brezilyalı Futbolcu Didi de geldi. Konseri verirken adeta kahroldum. Münir Bey, sesten düşüyor, zorlanıyor ve konseri bitirmeye çalışıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. Her zaman Bülbül-i Şeydâmız idi.

Kalamış şarkısı'nın gazelini bile eski halâvetinden uzak okudu. O gece bu konseri tezgâhlayan ve bir "Devin Düşüşünü" etrafa ilân etmekten çekinmeyen kanuncuyu asla affetmeyeceğim. Bu konserden sonra bir daha Münir Beyle beraber çalışmadık. Kendisine yıllar sonra Yanan, Nişantaşındaki Konservatuarın merdivenlerinde rastladım.

Televizyon çekimi için demirlere tutunmuş kameramanları bekliyordu. Yanına gidip elini öptüm. "Sen de Devlet Korosuna katılmışsın. Çok iyi etmişsin" dedi. Ayrılırken tekrar elini öpmek için yere doğru eğilmek zorunda kaldım. Rahatsızlıkları belini had safhada bükmüştü. Ama gözleri yine zekâ ve sanat pırıltılarıyla çakmak çakmak idi.

Münir Bey, herkesi kıskandıracak bir hayat yaşadı. Yalnız iki şeye sahip olamadı. Bütün imkânlar emrinde olduğu halde parası olmadı. Bir de içindeki büyük yalnızlığına medar olacak kimsesi yoktu. Etrafı gereğinden fazla dolu idi amma O, yalnızdı. Kaynak: www.sanatalemi.net


Münir Nurettin Selçuk'un Türk ve Arap müziğindeki yeri:

mnsMünir Nurettin Selçuk 1899 yılında İstanbul'da doğmuştur. Sedarat Dairesi amiri ve Divan-ı Hümayun muavinlerinden olan babası Darülfünun'nun (eski İstanbul Üniversitesi'nin) İlahiyat Fakültesi İran Edebiyatı ve Kadıköy Sultanisi Fransızca öğretmenlerinden Nurettin Avni Bey'dir. Annesi Hanife Hanım, Kütahyalı Hacı Ali Paşa ile eski sadrazamlardan Abdurrahman Paşa soyundandır. Münir Nurettin Selçuk Sadrazam Abdurrahman Paşa'nın küçük yeğenidir.

Anne tarafından Selçuklu ve Germiyanoğulları'na kadar uzandığı için “Selçuk” soyadını almıştır. İlkokulu Bayezid İbtida Mektebi'nde okumuştur. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'nden mezun olduktan sonra Kadıköyü Sultanisi'ne kaydolmuştur. Münir Nurettin Selçuk'un sesinin güzelliği 10 yaşındayken belli olmuş ve Rüştiye'ye devam ettiği sıralarda Yeniköylü Hasan Efendi'nin öğrencisi olan Ethem Bey'in Kadıköy'deki Darülfeyzi Musiki Mektebi'ne devam ederek üç yıl sonra bu heyetle ilk konserini vermiştir. Sonradan Üsküdarlı hoca Ziya Bey'le tanışmış ve ondan çok yararlanmıştır.

Kadıköy Sultanisi'nin onuncu sınıfındayken 1917 yılında ailesinin ısrarı üzerine tarım öğrenimi görmek için Macaristan'a gitmişse de, öğrenimini tamamlamadan yurda dönmüş ve kendini musiki çalışmalarına vermiştir. Zeki Tükel'in Münir Nurettin Selçuk adlı röportajında sanatçıya yöneltilen “Ses sanatkarı olmasaydınız ne olmayı arzu ederdiniz” sorusu üzerine bizzat Münir Nurettin Selçuk şu yanıtı vermiştir: “Hayatımda başka hiçbir meslek seçmeyi aklıma getirmedim. Düşünün bir kere, beni Macaristan'a ziraat tahsiline göndermişlerdi. Bu tahsilde iken Türk musikisi yüzünden kitabın yaprağını açamadım.”

Ziya Paşa'nın başkanlığı döneminde parlak bir sınav vererek Darülelhan'a girmiştir. Bu sınav jürisinde Refik Fersan da bulunmaktaydı. Hammamizade İsmail Dede Efendi'nin (1778-1846) öğrencisi olan Zekai Dede'nin (1825-1897) oğlu Ahmet Irsoy (1869-1943)'un, babasından meşk ettiği eserlerin hatasız ve eksiksiz olduğu kabul edilmiştir.

Ahmet Irsoy Darülelhan'da Tasnif Heyeti Başkanlığı yapmıştır. Münir Nurettin Selçuk'un Ahmet Irsoy'dan çok yararlandığı ve meşk ettiği bilinmektedir. İstanbul Belediye Konservatuarı önceleri “Darülelhan” adını taşıyor ve Türk müziği öğretimi yapıyordu.

Münir Nurettin Selçuk, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edilmeden iki ay önce, askerlik hizmetini yapmak için Teğmen rütbesiyle Muzika-ı Humayun'a girmiş ve Cumhuriyet ilan edilince aynı rütbe ile Ankara'ya gönderilerek “Riyaset-i Cumhur İncesaz Heyeti”ne dahil olmuştur. Askerlik süresi bittikten sonra bir yıl da sivil olarak çalışmasını sürdürmüştür.

1926 yılında kendi isteği ile bu görevinden ayrılarak İstanbul'a yerleşmiştir.“Sahibinin Sesi” şirketine plaklar dolduran sanatçı, bu şirket hesabına 1927 yılında Paris'e giderek, Paris Konservatuarı'nın ünlü hocalarından piyano ve solfej dersleri almıştır. Münir Nurettin Selçuk 1928 yılında yurda döndükten sonra, Fransız Tiyatrosu'nda tek başına ve o tarihe kadar musikimizde görülmemiş bir biçim ve programla ilk konserini vermiştir.

Bu konser, sanat çevrelerinde ve basında büyük yankı yapmış ve onu herkes “Münir Nurettin Ekolü” olarak tanımaya başlamıştır. Baha Kayserilioğlu “Türk Ses Sanatının Dehası Münir Nurettin” adlı yazısında bu konser hakkında şu düşüncelerini belirtmiştir:

"Fransız Tiyatrosunda büyük çapta ilk konserini verdiği gün, hem sanatkarın kendi hayatında, hem de Türk teganni musikisinin tarihinde bir dönüm noktası sayılabilir. Zira o gün musiki sevenler, Münir Nurettin'i dinledikten sonra, Türk musikisinde o zamana kadar hiç yapılmayan tamamiyle Avrupai bir teganni tarzı ile karşılaşmışlar ve şark ruhunu, ilerlemiş garp şan tekniğinde eriten büyük bir sanatkarın doğmuş olduğunu bizzat müşahade etmişlerdir.

Türk musikisi denilince hemen hemen, sadece grup halinde söylenen ve okunan bir musiki hatıra gelirdi. Münir Nurettin Bey bu telakkiyi tamamen ortadan kaldırarak Türk musikisini konser musikisi haline getirmeye muvaffak olmuştur. Bizce Münir Nurettin'in en büyük hususiyeti budur.

Fakat hemen ilave edelim ki, sadece bu hususiyet dahi, Münir Nurettin Selçuk isminin Türk Sanat Musikisi Tarihi'ne altın harflerle yazılması için kafi bir sebeptir. Münir Nurettin Selçuk'un solo konserleri Türk müziğinde yepyeni bir çığır açmıştır. Çünkü tek başına halkın karşısına çıkmakta ve yeni bir stille şarkı okumaktadır."

Zeki Tükel'in Münir Nurettin Selçuk hakkında yazdığı bir yazıda bu konuda şu satırlara yer verilmiştir: “Bu hamle alelade şarkıcı mefhumunu ortadan kaldırmış, muganniyeliği bir sanat olarak gözlerimizin önüne sermiştir.” Sanatçı, 1942 yılında Belediye Konservatuarı “İcra Heyeti”ne girmiş ve kişisel nedenlerle bir yıl sonra buradan ayrılmıştır.

1953 yılında İstanbul radyosunda müşavirlik yapan Münir Nurettin Selçuk, aynı yıl “İcra Heyeti Başkanlığı”na getirilmiştir. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Türk Musikisi Konservatuarı'ında repertuar dersleri vermiştir. Sanatçının çeşitli formlarda bestelediği 100'den fazla eseri bulunmaktadır.

Münir Nurettin Selçuk, Mevlana, Fuzuli, Nedim, Ahmed Paşa, Şeyh Galib, Ziya Paşa, Süleyman Nazif, Tevfik Fikret, Vecdi Bingöl, Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necdet Atılgan, Munis Faik Ozansoy, Cahit Sıtkı Tarancı, Ümit Yaşar Oğuzcan, İsmet Bozdağ, Refik Ahmed Sevengil gibi ünlü şairlerin şiirlerini bestelemiştir. Yurtdışında da çok sayıda konserler vermiştir. Münir Nurettin Selçuk, filmler çevirmiş ve bu filmlerde oynadığı rollerde şarkılar okumuştur. Birçok Mısır filminin müziklerini bestelemiştir.

Atatürk ve Şark Musiki Cemiyeti:

I. Dünya Savaşı sıralarında Kadıköy'de, Ali Rıfat Çağatay'ın başkanı olduğu Şark Musiki Cemiyeti kuruldu. Şark Musiki Cemiyeti heyeti Apollon Tiyatrosu'nda (daha sonraki Hale Sineması) dillerde dolaşan konserler verdiler. İstanbul müzik tarihinde önemli bir yeri olan “Şark Musiki Cemiyeti”, o zaman Yoğurtçu Çayırı adı verilen yerde bulunan “Madenciler Köşkü”nü merkez olarak kullanıyordu.

Laika Karabey'in “Şark Musiki Cemiyeti Nasıl Teşekkül Etti?” adlı yazısında Şark Musiki Cemiyeti üyeleri hakkında şu bilgiler bulunmaktadır: “Cemiyet üyeleri arasında Münir Nurettin ve Suat Beylerle Zahide ve Nezahat Hanımlar, yine keman Nuri, piyano Gazi Osmanpaşazade, Cemal Beylerle udi Hayriye Hanım, Tanburi Laika Hanım, hanende Nebile Hanım, mandolin Kemal, violensel Fuat, flüt Faik Beylerle beraber muallim olarak da Leon Hancıyan Efendi saz heyetini teşkil ediyorlardı.

Bu konuda Laika Karabey'in makalesinde şu bilgiler de yer almaktadır: “Ali Rıfat Bey riyasete getirildi…İlk faaliyet olarak konser hazırlığı yapmaya başladı. Bu konser “Tanburi Cemil Konseri” adıyla ilan ve icra edildi.” Laika Karabey daha sonra Mühürdar'da güzel bir binaya nakledildiklerini ve o zaman “Süreyya Paşa'”nın cemiyete reis olduğunu yazmış ve şöyle devam etmiştir:

“Süreyya Paşa'nın taht-ı riyasetinde teşekkül eden Şark Musiki Cemiyeti evvelki Cuma günü ikinci konserini verdi. Cemiyetin salonları kamilen dolmuştu. Havanın çok fena ve yağmurlu olmasına rağmen, İstanbul'dan ve Kadıköyü'nün muhtelif semtlerinden akın akın davetliler geliyordu. Konser o kadar güzel ve muvaffakiyetli oldu ki, çekilen zahmet ve yorgunluk unutuldu.”

Laika Karabey bu konser için de şöyle yazmıştır: “Konsere tam üçte Sultani Yegah faslı ile başlandı. Faslın hitamında Tahir puselik peşrevi maharetle çalındı. Konserin parlak parçalarından biri de Tevfik Fikret'in “Bahar-ı teranedar”ı idi. Münir Nurettin Bey tarafından bestelenen bu şiir cidden güzel bir tarzda çalındı ve sürekli alkışlara mazhar oldu.”

Şark Musiki Cemiyeti Heyeti, Atatürk'ün huzurunda da konserler vermiştir. Laika Karabey yazısını şöyle sürdürüyor: “Reisicumhur Gazi Paşamızın İzmit'ten vapurla Mudanya'ya gelerek Bursa'yı teşrif edecekleri haber alındığında Halk Fırkası azalarıyla İstanbul halkı mümessillerinden mürekkep bir heyet tarafından isticar edilecek “Moda” vapuruyla Mudanya yolunda ve deniz üzerinde istikballeri takarrür etmişti.

Adalar açıklarında heyetimiz bir iki fasıl çaldılar. Ve nihayet Gazimizin vapuru gözüktü. Vapurlarımız birbirlerine yanaştı. Tekmil vapurumuz halkı sıra ile birer birer Gazinin vapuruna geçti ve Gazimiz herbirimizin elini sıktı ve vapurumuza tekrar geldik. Ve Gazinin vapurunu takibe başladık. Halaskar Gazimizi gördüğümüzden dolayı çok seviniyorduk. Nihayet Mudanya'ya çıktık. Şimendöfere bindik. Bursalılar tarafından satın alınan Gazi Paşamıza tahsis edilen köşke gittik. Orada da tekrar teşerrüf ettik.”

Laika Karabey'in yazısında Atatürk'ün Şark Musiki Cemiyeti Heyeti'ni çok beğendiği şöyle belirtiliyor: “Gazi Paşamızın musikide behreleri olduğu için fevkalede beğendiler. Birkaç fasıl daha emrettiler.”

Münir Nurettin Selçuk ve Yahya Kemal Beyatlı

Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958), Türk müziğini iyi bilen ve şiirlerinde geniş yer veren bir şairdir. “Eski İstanbul bir ud sesindedir” sözü Yahya Kemal Beyatlı'ya aittir. Varşova'da Elçi olarak görev yaparken, 1927 yılında yazdığı “Kar Musikileri” adlı şiirinde:

Zihnim bu şehirden bu diyardan çok uzakta
Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
Birdenbire mes'udum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle
Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık

sözleriyle vatan özlemini ve Türk musikisine hasretini dile getirmektedir. Yahya Kemal Beyatlı'nın müzikten sözeden birçok dizesi vardır. Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği Hicaz Gazel, “Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın” Yahya Kemal'e ait bir şiirdir. Yine Münir Nurettin Selçuk'un bestelemiş olduğu “Çepçevre bahar içinde bir yer gördük” ve “Eslaf kapıldıkça güzelden güzele” rubaileri de Yahya Kemal Beyatlı'ya aittir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul'u Yahya Kemal'den önce şiirlerinde anlatan şairler olduğunu ve İstanbullu şairlerin başında Nedim'in geldiğini belirtmektedir. Ayrıca Tanpınar, Yahya Efendi, Baki, Cafer Çelebi, Atayi ve Şeyh Galip'in adlarını saymakta ve şöyle devam etmektedir:

“Yahya Kemal'in onlardan farkı İstanbul'un şairi olmasıdır. O yaşanan bir medeniyetin hazır çerçevesinden değil, bir ferdiyetin adesesinden, bir daıssılaya benzeyen sevgiden ve bir tefekkürün arasından İstanbul'u gördü ve teganni etti. Belki daha ileri gitti, bu şehrin güzelliklerinde sanatın nizamını aradı.”

Yahya Kemal Beyatlı, Münir Nurettin Selçuk'a şunları söylemiştir: “Bana söz ver Münir, benim şiirlerimi senden başka hiç kimse bestelemeyecek. Buna müsaade etmeyeceksin. Onları ancak sen besteleyebilirsin.” İstanbul'u her semtiyle bir musiki olarak duyan Yahya Kemal Beyatlı'nın dizeleri, Münir Nurettin Selçuk'un besteleriyle yeniden musikileşmiş ve bu kez de İstanbul onları duyup, dinlemeye başlamıştır.

Münir Nurettin Selçuk'un Bazı Filmleri:

Allah'ın Cenneti: İpek Film Kurumu, 1939. Yönetmen: Muhsin Ertuğrul; Yönetmen Yardımcısı: Necdet Mahfi Ayral, Senaryo: Ziya Şakir (Soko), Görüntü Yönetmeni: Cezmi Ar, Ses Mühendisi: Osman İpekçi, Ses Sistemi: Tobis-Klang Film; Kurgu: Muhsin Ertuğrul; Müzik Sadettin Kaynak, Sözler: Vecdi Bingöl; Oynayanlar: Feriha Tevfik Negüz (Leyla), Hazım Körmükçü (Şadan), Behzat Butak (Şevket), Münir Nurettin Selçuk (Münir), Gülseren Sadak (Selma), Perihan Yanal (Nesrin), Hadi Hün (Nihat), Halide Pişkin (Nüzhet), Emin Beliğ Belli (Sertabib), Muammer Karaca (Veli), Yasemin (Yasemin), Hakkı Necip Ağrıman (Bahçıvan), Jeyan Mahfi Ayral (Nihal), Nezihe Becerikli (Seher), Lola (Necmiye); figürasyon: Neşet Berbüken, Muhip Arcıman, Yaşar Nezihi Özsoy, Saim Bilge, Şule; Çekim yeri: İstanbul, Boğaziçi; ilk gösterim: 26 Ekim 1939, İpek ve Saray sinemaları, İstanbul. Filmde, Münir Nurettin Selçuk şarkı söylemeye başladığı zaman, sinemada büyük bir ses sanatçısının müzik dünyası yer alıyordu.

Kahveci Güzeli: İpek Film Kurumu, 1941. Yönetmen: Muhsin Ertuğrul,Yönetmen Yardımcısı: Necdet Mahfi Ayral, Senaryo: M. İhsan; Görüntü Yönetmeni: Cezmi Ar; Müzik: Sadettin Kaynak; Sözler: Vecdi Bingöl ve Mustafa Nafiz; Dekorlar: Rıza, Kostüm: Kenan; Kurgu: Muhsin Ertuğrul; Jenerik Yazıları: Süavi; Oynayanlar: Behzat Butak (Kahveci Baba), Münir Nurettin Selçuk (Tekin), Hazım Körmükçü (Keloğlan), Talat Artemel (Çin Veziri), Nezihe Becerikli (Zeynep), Hadi Hün (Hind Padişahı), Nevin Seval (Çin Prensesi), Yaşar Nezihi Özsoy (dervişlerden biri); Çekildiği yer: İstanbul, Süreyya Paşa Yalısı.

Bu filmde halkın aradığı şey müzik olmuştur. Sadettin Kaynak'ın bestelediği ve Münir Nurettin Selçuk'un okuduğu şarkılar içinde “Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber”, “Aşığım Baharın Yeşil Gözüne”, “Zeynebim Uçtu Gitti”, “Garibiz, Gurbet Bize Artık Bir Sıla Oldu”, “Çoban Kızı” ve “Yad Eller Aldı Beni” bulunuyordu.

Sadullah Ağa: Osman Nihad, “Üstatla Neler Konuştum” adlı yazısında Münir Nurettin Selçuk'a Sadullah Ağa filmiyle ilgili olarak şu soruyu sormuştur:

- Sadullah Ağa'nın devrine ait hangi eserleri seçtiniz? Münir Nurettin Selçuk yanıtı şöyledir:

- Üçüncü Selim'in Mihriban ile olan muaşakasına ait ve filme uygun eserleri seçtim. Sonra mesela Üçüncü Selim'in huzurunda “Suzidilara” besteyi söyleyecekler, Tanburi İshak Efendi'nin peşrevi, yine huzurda çalınacak, ne bileyim ben, Sadullah Ağa'nın Mihriban için bestelediği “Bülbül-i dil, ey gül-i rana senindir, sen benim” ile yine Mihriban için bestelediği “Nideyim sahn-ı çemen seyrini, cananım yok” gibi şarkılar mevzua göre yerlerine konacak...

Bundan başka yine o stilde ve o devire ait bazı saz eserleri ve korolar da yapıyorum, yani garp ve şark musikisi karışık bir şekilde başlıyor ve sonunda şark musikisi ile bitiyor. Bu filmde orkestrasyon da yapacağız, öyle ümit ediyorum ki, filmi önümüzdeki kış sezonunda görebileceksiniz.

Sadullah Ağa (?-1801?) Üçüncü Selim ekolünün en güçlü bestekarıdır. Ali Rıza Bey'in aktardığı bir rivayet, sonradan Ziya Şakir'in romanına konu olmuştur. Bu roman filme alınmış ve filmde, Munir Nurettin Selçuk'la birlikte Perihan Altındağ Sözeri rol almıştır.

Kalamış Kulübü:

Halil Nadaroğlu, “Bir Musiki Yuvası Kalamış Kulübü” adlı makalesinde şöyle yazmaktadır: “Güzel sanatların belki en sevileni olan musiki bu semtte her yerden daha fazla inkişaf etmiş ve daha fazla rağbet bulmuştur. Filhakika birçok ünlü musikişinaslarımız burada yetişmiş ve yerleşmiştir.

Kalamış kulübünün göze çarpan ilk hususiyeti müessisler arasında ve kulübün başında üstat Münir Nurettin ile İzzettin Ökte'nin bulunuşudur.” Halil Nadaroğlu yazısında “... Geçen hafta üstat Münir Nurettin'in nazik bir daveti üzerine mevsim dolayısiyle kulüp binası dahilinde verilen konserlerden birini dinledik.

Konseri sonuna kadar vecd ile dinleyen kulübün seçkin azaları “Kalamış Marşı” ismini verdikleri şair Behçet Kemal Çağlar'ın kulüpte misafir kaldığı günler zarfında yazdığı ve Münir Nurettin tarafından bestelenen: Yok başka yerin zevki ne yazdan, ne de kışdan Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'dan güfteli şarkıyı hep beraber okudular ve bizlere bu tatlı huzurdan bol bol tattırdılar.”

Halil Nadaroğlu'nun 1948 yılında kaleme aldığı bu yazısında ünlü bestenin sözleri, “Yok başka yerin zevki ne yazdan, ne de kışdan” olarak geçmektedir. Bu sözler daha sonra, “Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kışdan” şeklinde değiştirilmiş olmalıdır.

mns8

Münir Nurettin Selçuk'un Türk Müziği Konusundaki Görüşleri:

Münir Nurettin Selçuk, “Ses Musikimiz” adlı makalesinde şunları yazmıştır: Pek küçük yaşta musiki öğrenmeye başladığım sıralarda, hocalarımdan işitip her zaman hatırladığım mühim sözlerden bir tanesi de "Türk musikisi hanende musikisidir. Bunu da, ehlinden ve bir (fem-i muhsin) den öğrenmek gerektir" sözü olmuştur.

Sanatçı, aynı makalede kendisinin de, Ziya Bey, Hafız Ahmet Efendi, Hüsamettin Bey gibi büyük üstatlardan yıllarca meşk ettiğini ve dersler aldığını belirtmektedir. Münir Nurettin Selçuk'a göre iyi nitelikli okuyucular yetiştirmek için şunlara özen göstermek gerekmektedir:

  1. Ses musikimizin ehemmiyetli ve ciddi eserlerini, ağır tavır ve nağmelerini gerek kuvveti gerekse tavır ve edası itibariyle icra ve ifaya muktedir olabilecek erkek seslerini ön planda ele almak ve onları yetiştirmeye çalışmak. Klasik musikimizin ses eserleri, erkek sesleri üzerine müesses bulunduğundan, kadın sesleri tek olarak gerek tonları ve gerekse tavır edaları itibariyle bu eski eserlerimizi ve ağır nağmelerimizi hakkıyla icraya muktedir olmadıklarından, bunları ön planda ele almak istemiyor ve onların kendi seslerinin tonları ve nezaketiyle mütenasip daha hafif daha hissi eserler ve mesela, karlar, besteler ve saire gibi ağır eserleri okuyacakları yerde Yürük semailer, şarkılar türküler gibi eserleri okumalarına taraftar bulunuyorum.
  2. Bunları elde mevcut iyi tavırlı ve sahibi selahiyet okuyuculardan meşk ve talim ettirip aynı zamanda ses için yaptırılması luzumlu ve faydalı olan ses temrinleri, gırtlak nağmeleri, çarpmalar, ağır ve kısa ihtizazlı eserler, nefes alma, telaffuz ve saire gibi sesi terbiye ve inkişaf ettirecek hususatı iyice ve bilfiil öğretmek.
  3. Küçük eserlerden başlayıp yavaş yavaş ve tedrici bir surette en büyük eserlere kadar tavır ve edası ve bütün incelikleriyle uzun bir müddet zarfında meşk ve talim ederek, kabil olduğu takdirde aynı hocalardan, olmazsa diğer hocalardan da nota, usul ve musiki nazariyatı dersleri aldırtıp, tam manasiyle olgun ve mücehhez olarak yetiştirmek.

Münir Nurettin Selçuk aynı makalesinde şunları belirtmektedir: “İyi bir okuyucunun yetişmesi için lazım olan bu esaslı noktalar itmam ve ikmal edildiği takdirde, eski zamanlarda olduğu gibi zamanımızda da, azametli musikimizi daima yaşatacak ve ayakta tutacak ve nesillerden nesillere canlı bir misal olarak göstermeye muktedir olabilecek iyi okuyuculara ve icrakarlara kavuşmuş, bu sahadaki boşluğu doldurmuş oluruz”.

Münir Nurettin Selçuk'un Bağdat Konserleri: Münir Nurettin Selçuk, 1950 yılı Nisan ayında Bağdat'a gitmiş ve Kral ailesine yakın kişilerin evlerinde misafir edilmiştir. Orada son derece beğenilen konserler verdikten sonra, bir hafta Beyrut'ta kalarak Kahire'ye geçmiştir.

Cemal Özge'nin “Müzik Magazin” dergisindeki bir röportajında sanatçının Bağdat gezisinden ve konserinden sözedilmiştir. 1 Mart 1955 tarihinde yayınlanmış olan söyleşiden, Münir Nurettin Selçuk'un aynı yıl Ocak veya Şubat ayında bu geziyi yaptığı anlaşılmaktadır.

Münir Nurettin Selçuk bu röportajda “Bağdat'a ilk kez gitmediğini, daha önce de bu ülkede bulunduğunu ve bu kez saz sanatkarlarından oluşan bir heyetle Bağdat'ta 10 gün kalarak konserler verdiğini” belirtmiştir. Aynı yazıda Münir Nurettin Selçuk şunları söylemiştir: “Benim bu seyahatime iştirak eden sanatkarlar:

Saz: Refik Fersan, Fahire Fersan, Cevdet Çağla, Vecihe Daryal, Ankara Radyosu sanatkarlarından Halil Aksoy ve İstanbul Konservatuarı icra heyetinden Vecdi Seyhun'dur. Ses: Mefharet Yıldırım, Akile Artun, Şükran Özer, Mürşide Şener ve Gülseren Güvemli'dir.

Münir Nurettin Selçuk bu konser sırasında hoşuna giden bir olayı da şöyle anlatmıştır: “Bağdat'a ikinci seyahatimde benden bazı Türkçe eserler istenmiş, bu münasebetle kendilerine birkaç ses ve saz eserinin notasını vermiştim. Son seyahatimizdeki konserde Bağdat Konservatuarı bir ara “Dil Seni Sevmeyeni” şarkısını Arapça olarak teganni etmişler ve saz eserlerini çalmışlar. Bu olay ve musikimize karşı gösterilen yakın alaka gerek şahsımı ve gerekse arkadaşlarımı son derece memnun etmiştir.”

Sanatçının Bağdat konserleri hakkında Irak Konservatuar Müdürü Aziz Sami Bey şunları söylemiştir: “Münir Nurettin Bey, bütün mevcudiyetini sanata hasretmiş, sanatın adeta ayrılmaz bir cüz'ü haline gelmiştir. İşte bu sebeptendir ki, ruhlar onu dinlediği vakit büyük bir heyecan-ı bediinin tesiriyle titrer ve içten gelen bir sesle onun sanatına karşı hayranlığını tekrar edip durur.”

Münir Nurettin Selçuk'un Mısır Konserleri: Selim Sezgin, “Münir Nurettin'in Bilmediğimiz Tarafları” adlı yazısında sanatçının hemen hemen her yıl eşi ve kızıyla birlikte Kahire'ye gittiğini, ona bütün doğunun hayran olduğunu belirtmekte ve şunları eklemektedir:

“..İki üç ay kalır. Kahire'deki konserleri orada adeta bir hadise teşkil eder… Biletler onbeş gün evvelinden tamamen satılan konser gecesi, sosyete onun bilhassa tanburu ile sahneye çıkıp okumasını çok arzu eder. O da programına tanburu ile konser vereceğini ve hangi şarkıyı okuyup çalacağını koymak mecburiyetinde kalmıştır… Onu, eşi ve kızıyla köşklerine, konaklarına davet edenler pek fazladır. İstemeyerek davetlerini kabul edememek zorunda kalan Münir Nurettin, Kahire'de, bir bu derdimden şikayetçiyim, demektedir.”

mns1Zeki Tükel, Münir Nurettin Selçuk ile yapmış olduğu röportajda sanatçıya sorulan bir soruyu yöneltiyor: “Hemen hemen her sene Mısır'a gidiyorsunuz. Mısır müziği hakkındaki fikriniz nedir?” Münir Nurettin Selçuk şöyle yanıt veriyor:

“Bana bu sualin benzerini Mısır'da bir muharrir sormuştu. Verdiğim cevap şuydu: Sizin birçok film şarkınızı dinledim ve beğendim. Mısır bestekarları filme uyacak müzik parçaları vucuda getirmekte muvaffak olmuşlardır. Yalnız bu bestekarlar mütenevvi besteler vucuda getirmek ihtisasına malik değildir.

Hamasi şiirlere karşı bulunan besteler iyidir. Saz ve ses için çok kıymetli arkadaşlarımız vardır diyebilirim, demiştim.” Zeki Tükel, “Çöl Yollarında Bir Ses Sanatkarı Perihan Altındağ” adlı yazısında, Perihan Altındağ Sözeri'nin, Kahire yolculuğunda indikleri otelde Münir Nurettin Selçuk'la karşılaştıklarını, Münir Nurettin'in kendilerine Yusuf Vehbi'yi tanıştırdığını ve onun Kahire dışındaki film stüdyolarını gezdiklerini belirtiyor.

1896 Yılında Mısır'da doğan Yusuf Vehbi, lise yıllarında tiyatroyla uğraşmaya başlamış ve bu konuda öğrenim görmek için I. Dünya Savaşından sonra İtalya'ya gitmiştir. Zafer Sülek'in “Yusuf Vehbi” adlı röportajında belirttiğine göre; Yusuf Vehbi'nin babası Abdullah Vehbi Paşa'nın babası, yani büyük babası Hacı Ali Bağdadi, Türk'tür Annesi Şefika Fehmi Hanım da Türk'tür. Yusuf Vehbi, Zafer Sülek'e şöyle diyor: “Münir Bey her akşam radyoda benim için okuyuversin.. Bilir, ben onun sesine vurgunum.”.

Selim Sezgin'in, Radyo Haftası'nda yeralan bir söyleşisinde Münir Nurettin Selçuk, “Kahire'de 24 Nisan 1950 Pazar akşamı Kraliyet Operası'nda vermiş olduğu konser hakkında şunları söylemiştir:

“Konserde Hariciye Veziri Selahaddin Bey, diğer vezirler, prensesler, prensler ve maruf simalar hazır bulundular. Opera ancak maruf sanatkarlardan müteşekkil gruplara tahsis edilebileceği halde tek bir artist olarak şahsıma verilmiştir ki, bu hem Türk musikisine, hem de şahsıma karşı gösterilen yakın alakanın ve sanatseverliğin bir delilidir."

Bir başka soru da şöyledir: “Abdulvahhab, Yusuf Vehbi gibi Mısırlı sanatkarlarla konuştunuz mu?” Münir Nurettin Selçuk'un yanıtı şu olmuştur:

“Onlarla da, diğer Mısırlı film yıldızlarıyla da her gidişimde konuşur, sanat mevzuunda hasbıhaller yaparız. Hiçbir konserimi kaçırmazlar. Nitekim Opera'daki konserimde de hazır bulunuyorlardı. “Konserinizde size Arap musikişinaslar mı eşlik ediyorlar?”

Münir Nurettin Selçuk: “Evet! Operada'ki konserimi de Mısır'ın en maruf musikişinaslarından 7 kişilik bir heyetin refakatiyle verdim.”

Münir Nurettin Selçuk ve Şadiye:

munir-nurettin-selcuk-01Mahmud Buzeyne'nin Arap müziği ile ilgili kitabında belirttiğine göre Şadiye, Münir Nurettin Selçuk tarafından keşfedilmiş ve şarkı söylemesi için yine onun tarafından teşvik edilmiştir. Buzeyne, bu konuyla ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“Şadiye 1937 yılında Kahire'de doğmuştur. Asıl adı Fatma Şakir'dir. Onu, Türk müzisyen Münir Nurettin keşfetmiştir. Şadiye, çevresinde sesinin güzelliğiyle ün yapmıştı. Müzisyenler babasını ikna etmişler ve bunun üzerine , yine bir Türk olan Mehmet Nasrettin'den ud dersleri alarak müzik teorisini öğrenmiştir.

Oyunculuk yeteneği de olan Şadiye, müzik kapısından sinema dünyasına girmiş ve şarkı söylemeksizin birçok filmde oynamıştır. En ünlü filmi “ el-Mer'e el-Mechule- Meçhul Kadın”dır. Bu filmdeki rolüyle en başarılı oyuncu ödülünü almıştır.

Hilmi Rifle'nin yönetmenliğinde Kemal eş-Şinnavi ile “el-Akl fi İcaze- Akıl Tatilde (İzinde)” filmini çevirmiştir. Şadiye, şarkı söylemesinin yanısıra, film çalışmalarını da sürdürmüştür. İmad Hamdi'yle birlikte, “Akva min el-Hubb- Aşktan da Güçlü” filmiyle büyük başarı kazanmıştır. Şadiye, 100'den fazla film çevirmiştir. Muhammed Abdulvahhab, Riyad es-Sinbati, Muhammed el-Mevci, Mahmud eş-Şerif, Münir Murad, Belig Hamdi, Ferid el-Atraş, Muhammed Fevzi ve Kemal et-Tavil onun için besteler yapmışlardır.”

Zafer Sülek, Radyo Magazin dergisindeki “Mısır'da bir Türk Yıldızı: Şadiye Fatma” adlı söyleşisinde Münir Nurettin Selçuk'un Şadiye'yi keşfetmesi konusuna şöyle değinmiştir: ”Bir gün Kahire'deki Türk mahfilinde Münir Nurettin Bey , Kemal Şakir Bey'i görür. Tanışırlar tabii…

Kraliyet çiftliklerinde uzun müddet çalışmış, halen devlet hizmetinde bulunan bir ziraat mühendisidir. İşte Münir Nurettin Bey, bir gün Kemal Şakir Bey'i evinde ziyaret eder. Bu esnada üstat, mutfaktan kulağa gelen bir sesle tatlı bir iç ürpertisi duyar. Şadiye Arapça şarkı söylüyormuş…

O tarihlerde Şadiye 13-14 yaşlarında bir kız çocuğu imiş. Üstat onu görür görmez, bu kız demiş, bugün değilse yarın muhakkak kuvvetli bir artisttir… Şadiye Mısır filmciliğinin parmakla gösterdiği büyük bir perde artisttidir.”

Zafer Sülek yazısında Şadiye'nin babası Kemal Şakir'in Mısırlı, annesinin ise Türk olduğunu belirtiyor ve onun son derece güzel Türkçe konuştuğunu ekliyor. Yusuf Vehbi Şadiye için “Mısır filmciliğinin Jülieti'dir” demiştir. Mısır'ın ünlü rejisörlerinden Hilmi Rifle, Şadiye hakkında şunları söylemiştir:

“Ben filmlerimin dörtte üçünde Şadiye'ye baş rol veririm.” Şadiye, Zafer Sülek'in röportajında; “Türkiye'de, kendi vatanımda film çevirmeyi çok arzu ediyorum.. Münir Nurettin, Perihan Altındağ ve Safiye Ayla'ya bayılıyorum. Türkçe şarkılardan yalnız “Ümitlerim Hep Kırıldı” şarkısını bilirim. Sesimin çok güzel olduğunu söylerler” demiştir.

Sonuç olarak Münir Nurettin Selçuk, yalnız ses sanatkarı kimliğiyle değil, aynı zamanda besteleriyle de yurtiçinde ve yurtdışında son derece beğenilmiştir. Bağdat'ta ve Kahire'de uzun yıllar üstüste vermiş olduğu konserler sırasında Türk müziğini tanıtan, sevdiren ve sanat çevrelerinde takdir edilen bir kişilik olmuştur. Prof. Dr. İnci Koçak

İstanbul Aşiyan mezarlığı'ndaki mezarı:

munir-nurettin-mezari

Okunma 25200 defa Son Düzenlenme Perşembe, 15 Haziran 2017 18:45

Benzer Öğeler (etikete göre)

Yorum Ekle

Yorumunuz, onaylandıktan sonra görünecektir.