Ünlü bestekâr ve şair Sami Derintuna 1942 Eskişehir doğumlu olup, genç yaşta birçok dergi gazetelerde şiirleri yayınlandı.
Bugüne kadar beşbinden fazla şiire imza koyan ünlü Şair ve bestekâr 2009 yılında yayınladığı "Bir aşk gerçek... Birde ölüm... Gerisi hep yalan gülüm" kitabından önce yedi şiir kitabı yayınlandı. 120 bestenin altına imzasını koyan Sami Derintuna'nın 21 bestesi TRT repertuarlarına girmiştir.
Binin üzerinde şiiri kendi ve başka besteciler tarafından bestelenmiştir. 250'ye yakın bestesi ise halen TRT repertuarlarındadır.
Bu besteler arasında yirmiden fazla ödül almıştır. "Yorgunum, Ben senin üstüne gül koklar mıyım, Bir aşk gerçek birde ölüm, Acaba aşık mıyım, Yalanmış, Vay canına" adlı şarkıları en tanınmış eserlerindendir.
Sami Derintuna'nın daha önce çıkan şiir kitapları ise şunlardır; Şiir bahçemde bir ölüm, Sahi o yılları yaşadık mı biz, İki gözüm iki çeşme, Ne mutlu Türk'üm ben, Yorgunum, Bu vatan hepimizin, Şehitler ölmez, vatan bölünmez, Bir aşk gerçek, birde ölüm. Kaynak: habergunebakis.com
Başucuna oturup kendisine 'Nasılsın' diye soran aile dostları 'Yorgunum dostlarım yorgunum artık.. Vefasız yıllara dargınım artık' deyince güfteci Sami Derintuna kendini eve zor attı. Yıllardır dilllerden düşmeyen şarkı, işte bu iki cümle ile başladı.
Genç öğretmen, öğretmenlik yaptığı okuldan çıkıp, evine doğru giderken içini tatlı bir heyecanın kapladığını hissetti. Artvin'de yeni geldiği okulunda, bütün öğretmenlik heyecanıyla öğrencilerine, bildiklerini öğretmeye çalışıyordu.
Gurbet günleri, akşamları çeşitli zorluklarla doluydu. Ailesinden uzaktaydı. Onlarla olan iletişimini daha çok mektuplarla karşılıyordu. Dostlar da edinmişti bu Doğu Karadeniz şehrinde.
Ağırbaşlılığı, cana yakınlığı, insanlara sıcak yaklaşımı, çevresindeki dost zincirine yeni halkalar ekliyordu. İşte onlardan birinin evine gidecekti o gece.
Ev sahibi dostu, 'Hayatın yükü böyle tek başına göğüslenmez, sen de bir yuva kurmalısın' demişti. Demekle de kalmamıştı beklemediği bir anda, 'Yarın akşam bize bekliyoruz seni. Çok yakından tanıdığımız bir komşumuz da gelecek. Yabancı kimse yok, o, eşi ve bir de kızları Melahat!' diye ekleyerek, tam bir emri vaki yapmıştı.
Ve şimdi salon olarak kullanılan büyük odada kahveler içilirken o, Melahat'i izliyordu. Hüseyin genç kızı beğenmişti... Bakışları karşılaştığında, kahverengi gözlerin sıcaklığını yüreğinde hissediyordu.
Gönlünün sesini dinledi
Bütün yollar nasıl Roma'ya çıkarsa, Eskişehir'de de Porsuk çayının iki yakasındaki sokaklar Porsuk'la birleşir. 3'üncü dere sokağındaki kargir evin kapısını her zaman olduğu gibi çalan postacının getirdiği mektubu sevinçle açan kadının yüzündeki mutluluk izleri, satırları okudukça gölgelenmeye başladı. Mektup bittiği an ise, içini sıkıntı bastı.
Hüseyin, sevgili anne ve babasının ellerini öpüp, hal hatır sorduktan sonra, Artvin'de kendisine tanıştırılan Melahat ile evlenmeye karar verdiğini yazıyordu. Oysa annesinin düşüncesi başkaydı. Oğluna çok yakıştırdığı bir kızı çoktan gelin olarak seçmişti. Hem anne, hem de baba aynı anda konuştular:
'Katiyyen olmaz, oğlumuzun kısmeti buradan olacak!'
Orta yaşı geçmiş anne ve baba yanılıyorlardı, bu iş kısmet işi değil gönül işiydi.
Hüseyin'in gönlü anne ve babayı da dinlemedi, araya giren diğer yakınları da. Düğün gecesi Melahat'in kahverengi gözlerinde Hüseyin'in aşkıyla, kendi aşkının zafer pırıltıları vardı.
Bir ara Hüseyin'in annesiyle, yani kayınvalidesiyle göz göze geldiler. Kadının bakışlarında sisler vardı, sislerin arasından öfkeyi hisseder gibi oldu. Hüseyin ise buruk bir mutluluk içindeydi. Yüreğinin ve evliliğinin yara aldığını hissediyordu.
Eskiler, 'Nikahta, evlilikte keramet vardır' derler. Oysa işler hiç de öyle değildi. Hüseyin öğretmenin annesi de babası da hoşnutsuzluklarını açık açık etrafa söylüyorlardı. Torun doğdu bu arada, yeni bir ümit doğdu sanki. Ama torununun doğumundan kısa bir süre sonra, babaanne ani bir rahatsızlıkla öldü. Babası ise aynı katılığını devam ettiriyordu. Yıllarla birlikte her şey kötüye gidiyordu. Melahat'in kocasına olan sevgisi de git gide azalıyordu.
Şarkıyı dinletmedi
Ankara'ya tayin olduktan, yıllar acıları artırdı. Bir kız çocukları daha olmuştu bu arada. Bir gün direncinin bittiğini hissetti. Arkasında 30 yıldan fazla koskoca bir zaman dilimi akıp gidivermişti. Hastaydı, halsizdi. Melahat hanım yine yanındaydı, Anadolu kadınına özgü bir sabır ve dayanıklılıkla ona destek vermeye çalışıyordu.
1984 yılını yaşıyorlardı. Yatağına döndü, karısı arkasına bir yastık koyarken, kapı çalındı. Gelen kendisinden 12 yaş küçük, ama gençlik yıllarında birlikte futbol oynadıkları Sami Derintuna idi. Sami bey yıllardır Almanya'da çalışıyordu. Orada meslek okuluna gitmiş terapist olmuştu.
Derintuna, 'Nasılsın Hüseyin ağabey' diye sordu. Hüseyin, ona uzun uzun baktı... Bakışlarında hayata karşı olan küskünlüğü, kırgınlığı ve tükenikliği vardı. Cılız bir sesle, 'Samiciğim, yorgunum dostum, yorgunum dostlarım, vefasız yıllara, vefasız yakınlarıma dargınım artık' dedi.
Sami Derintuna, Hüseyin ağabeyin elini tuttu yeniden, 'Merak etme iyileşeceksin, yine tüm dostlar bir araya geleceğiz' dedi.
Sonra kalktı, kapıda veda ederken Melahat hanım, hastalığın adını söyledi: 'Hüseyin maalesef kanser!'
Eskişehir soğuk bir geceyi yaşıyordu. Sami Derintuna, evinin salonunda oturdu, masada yalnızdı. Gözünün önünde Hüseyin öğretmenin hayali, yaşadıkları ve söyledikleriyle içinde doğan ilhamla o dillerden düşmeyen şarkılardan biri olan şiirini yazmaya koyuldu:
'Baharı beklemeden ömrüm kış oldu...'
Şiir bittikten günler sonra, bir kere daha gitti Hüseyin öğretmene. Şiiri okudu kendisine, Hüseyin öğretmen çok sevindi, mutlu oldu. Sami Derintuna güfte formundaki şiiri, ünlü bestekar Selçuk Tekay'a verdi. Şiir aylar sonra bir şarkı olarak çıktı piyasaya. Sami bey, Hüseyin öğretmene şarkıyı dinletmek istedi. Olmadı. Şarkının haberini vermek için açtığı telefondaki ses, 'Hüseyin beyi kaybettik' diyordu. Hazırlayan: Ertuğrul Akçaylı - webarsiv.hurriyet.com.tr